Karaya çıktığı yıl ben diyeyim M.Ö.320 ,siz deyin M.Ö.300.
Önemli olan zaman değil zaten.
Dekadant'ın saçlarının en uzun olduğu dönem.
O kadar uzun ki denizden çıktığında ayağına dolanıp düşmesine neden olurmuş bu saçlar.
Kızımız sinirli o sıralar.
Eline aldığı taşı sivrilttikten sonra başlamış kesmeye canım saçları.
Kestikçe ağlıyormuş, ağladıkça deniz yükseliyormuş.
O kadar ağlamış ki deniz Abaysan Adası'nı yutmuş Dekadantla beraber.
Daha da sinirlenmiş bu duruma.
Balık olmuş suyu gören bacakları.
Elinde Bahreyn İncisi yüzmeye devam etmiş.
Bu incinin durumu Dekadant'ın saçlarınınkinden daha vahim.
Çok değerli sözü edilen inci.
Koruması için Dekadant'a veriliyor yıllar önce.
Bıkmış taşımaktan.
Bırakmış sonunda elinden.
Ama hüznü azalacağına daha da artmış.
Şaşkın şaşkın bakamaz olmuş etrafa.
Anlamaya başlamış her şeyi.
Anlamamayı özlemiş.
30 Mart 2009 Pazartesi
19 Mart 2009 Perşembe
Ne olursan ol gel!
1.Aşama: İnkar
2.Aşama: Kabullenme
3.Aşama: Mevlana
En sevdiği bölümdü son aşama. "O kadar bölüm atlamış mıyım?" derdi gülerek.
Sinestezik Noel ile tanıştıktan sonra mucizelerin o kadar da eğlenceli olmadığını gördü. Bir kişiyi bile hafızadan silmek bu kadar zorken yaşadığı her anı ayrıntısı ayrıntısına hatırlayabilmesi zor olmalı diye düşündü.
Nollywood'a gidesi geldi ama Hugo onu tuttu. Onun fotoğraflarına baktıkça gidesi kalasına dönüştü.
Ellerine baktı. Ellerine bakarak tuşlara dokunmaya devam etti. Gerçekleri görebildi ama sadece iki saniye. Sonra her şey yine bulanık.
Sonra gözlerini ovuşturdu hızlı hızlı. Çantasından çıkardığı ruju fırlattı gerçek gibi gördüğü tek kelimeye.
"Evet. Tam isabet " diye bağırdı.
Kararlı bu sefer böyle konuştuğuna bakmayın efendim.
2.Aşama: Kabullenme
3.Aşama: Mevlana
En sevdiği bölümdü son aşama. "O kadar bölüm atlamış mıyım?" derdi gülerek.
Sinestezik Noel ile tanıştıktan sonra mucizelerin o kadar da eğlenceli olmadığını gördü. Bir kişiyi bile hafızadan silmek bu kadar zorken yaşadığı her anı ayrıntısı ayrıntısına hatırlayabilmesi zor olmalı diye düşündü.
Nollywood'a gidesi geldi ama Hugo onu tuttu. Onun fotoğraflarına baktıkça gidesi kalasına dönüştü.
Ellerine baktı. Ellerine bakarak tuşlara dokunmaya devam etti. Gerçekleri görebildi ama sadece iki saniye. Sonra her şey yine bulanık.
Sonra gözlerini ovuşturdu hızlı hızlı. Çantasından çıkardığı ruju fırlattı gerçek gibi gördüğü tek kelimeye.
"Evet. Tam isabet " diye bağırdı.
Kararlı bu sefer böyle konuştuğuna bakmayın efendim.
28 Şubat 2009 Cumartesi
?
Parlaksa her yer,
göremez miyiz?
Dipteysek,
duyamaz mıyız?
Sudan çıktığımızda,
rüzgar çarparsa yüzümüze,
değişir mi yine kurduğumuz her şey?
"Evet ben buyum" dediğimizin ertesi günü aslında başka biri mi oluruz?
Dünya elimizdeyse,
ne için uğraşırız?
Doyduğumuzda,
kusmaya mı başlarız?
Tek olmayı unutup, çifte yapıştığımızda tek mi kalırız?
Geliş ve gidiş ipucu mu verir?
Ben olmayı unutursak, hatırlatırlar mı?
göremez miyiz?
Dipteysek,
duyamaz mıyız?
Sudan çıktığımızda,
rüzgar çarparsa yüzümüze,
değişir mi yine kurduğumuz her şey?
"Evet ben buyum" dediğimizin ertesi günü aslında başka biri mi oluruz?
Dünya elimizdeyse,
ne için uğraşırız?
Doyduğumuzda,
kusmaya mı başlarız?
Tek olmayı unutup, çifte yapıştığımızda tek mi kalırız?
Geliş ve gidiş ipucu mu verir?
Ben olmayı unutursak, hatırlatırlar mı?
1 Şubat 2009 Pazar
Yukarıda Balıklar Yüzüyor
Yukarıda balıklar yüzüyor.
Yerçekimi yok.
Gökyüzünün olduğu yer okyanus,
Ortada biz.
En altta gökyüzü.
Arada yunuslar su sıçratıyor yüzümüze.
Kafalarını uzatıp selam veriyorlar.
Kuşlar aşağıda uçarken bize bakıp şarkı söylüyorlar.
Ne oldu da böyle bir karmaşa oldu.
Bilmiyorum.
Umrumda da değil aslında.
Okyanus yukarıda da güzelmiş diyorum bisikletimle gezerken.
Bir ahtapot çarpıyor kafama.
Ona bakıp gülümsüyorum.
Yağmur yağmaya başlıyor.
Ama şemsiye kullanamıyorum.
Çünkü saçlarım ıslanmıyor.
Yeni bir şeyler bulmalılar diyorum.
Yağmur aşağıdan yağıyor.
Yüzmek için merdiven bulmam lazım.
Tırmandıktan sonra suya giriyorum ve yüzmeye başlıyorum.
Su çok soğuk.
Bir balina beni görüyor.
Kızmış bana.
Bakışlarından anlıyorum.
Burada yüzmemi istemiyor.
Balinaya şeker veriyorum.
Şekeri yedikten sonra deniz yıldızına dönüşüyor.
Ve parlamaya başlıyor.
Gözlerim kamaşıyor.
Ona hoşçakal deyip ortaya geri dönüyorum.
Aşağıya bakıyorum.
Güneş içimi ısıtıyor.
Mutlu oluyorum.
Yerçekimi yok.
Gökyüzünün olduğu yer okyanus,
Ortada biz.
En altta gökyüzü.
Arada yunuslar su sıçratıyor yüzümüze.
Kafalarını uzatıp selam veriyorlar.
Kuşlar aşağıda uçarken bize bakıp şarkı söylüyorlar.
Ne oldu da böyle bir karmaşa oldu.
Bilmiyorum.
Umrumda da değil aslında.
Okyanus yukarıda da güzelmiş diyorum bisikletimle gezerken.
Bir ahtapot çarpıyor kafama.
Ona bakıp gülümsüyorum.
Yağmur yağmaya başlıyor.
Ama şemsiye kullanamıyorum.
Çünkü saçlarım ıslanmıyor.
Yeni bir şeyler bulmalılar diyorum.
Yağmur aşağıdan yağıyor.
Yüzmek için merdiven bulmam lazım.
Tırmandıktan sonra suya giriyorum ve yüzmeye başlıyorum.
Su çok soğuk.
Bir balina beni görüyor.
Kızmış bana.
Bakışlarından anlıyorum.
Burada yüzmemi istemiyor.
Balinaya şeker veriyorum.
Şekeri yedikten sonra deniz yıldızına dönüşüyor.
Ve parlamaya başlıyor.
Gözlerim kamaşıyor.
Ona hoşçakal deyip ortaya geri dönüyorum.
Aşağıya bakıyorum.
Güneş içimi ısıtıyor.
Mutlu oluyorum.
9 Ocak 2009 Cuma
Tramplen
Kolları uzamaya başladı.
Sarıldı dünyaya.
Dünya kadar oldu.
Dünyalar kadar sevdi.
Bir zıpladı ki tramplende.
Geri gelmedi.
Aşağıdakiler bakakaldı ardından.
Ama zıplamaya cesaret edemediler onun gibi.
İzlemeyi yeğlediler.
Beklediler,
geri gelmesini.
Ama gelmedi.
Komadan yeni çıkmıştı.
Beş yıldır hastanedeki çiçekli yatağında uyuyordu o sabaha kadar.
Birden uyandı.
Bahçeye indi.
İlk dikkatini çeken bankların yanında duran tramplendi.
Meraklı bakışlara aldırış etmeden tramplenin üstüne çıktı ve zıplamaya başladı.
İkinci zıplayışından sonra onu bir daha gören olmadı.
Ama duyan oldu ara sıra,
uzaktan gelen kahkahalarını.
Sarıldı dünyaya.
Dünya kadar oldu.
Dünyalar kadar sevdi.
Bir zıpladı ki tramplende.
Geri gelmedi.
Aşağıdakiler bakakaldı ardından.
Ama zıplamaya cesaret edemediler onun gibi.
İzlemeyi yeğlediler.
Beklediler,
geri gelmesini.
Ama gelmedi.
Komadan yeni çıkmıştı.
Beş yıldır hastanedeki çiçekli yatağında uyuyordu o sabaha kadar.
Birden uyandı.
Bahçeye indi.
İlk dikkatini çeken bankların yanında duran tramplendi.
Meraklı bakışlara aldırış etmeden tramplenin üstüne çıktı ve zıplamaya başladı.
İkinci zıplayışından sonra onu bir daha gören olmadı.
Ama duyan oldu ara sıra,
uzaktan gelen kahkahalarını.
7 Ocak 2009 Çarşamba
1+1=1
Amfinin içinde iki kişi hararetli bir şekilde tartışıyor.
Kırmızı pelerini andıran bir elbise giymiş olan gözlüklü adam uçuyor sanki, tahtanın bir ucundan diğer ucuna giderken.
Ayakları gözükmüyor.
Elindeki cetveli arada tahtadaki formülü göstermek için kullanıyor.
20'li yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim sarışın, kıvırcık saçlı çocuk ise bir sandalyeye oturmuş elleri yana sallanır şekilde, adının Peripus olduğunu sonradan öğrendiğim kırmızı pelerinliyi dinliyor ağzı açık bir şekilde.
Ben de istemeden kulak misafiri oluyorum konuşulanlara.
Tamam yalan söyledim.
Çok merak ediyorum neler konuştuklarını.
Konuşulanları duyabilmek için anfinin en arkasında can çekişiyorum.
Arada duyabildiğim bir kaç kelimeyi yıldızlı not defterime yazıyorum.
Neden? diye sorarsanız.
Bilmiyorum.
İçimden bir ses anlatılanların çok önemli olduğunu söylüyor.
Ondandır ki kendimden geçmişcesine not alıyorum.
Sonra bir ara kafamı notlardan kaldırıp onlara doğru bakıyorum.
Ve donup kalıyorum.
Karşımda bir ayna olsa şuanda bakabileceğim,
büyük ihtimal şok halindeki beni gördüğümde korkacaktım.
Kıpırdayamıyorum.
Gözlerim gördüklerine, kulaklarım ise duyduklarına inanamıyor.
Neyse bütün bunlar 20 saniye içinde olup bitiyor.
İyi ki de böyle oluyor.
Gördüğüm manzarayı anlatmak istiyorum size.
Biraz önce bahsettiğim kırmızı pelerinli adam iki tane olmuş.
Sarışın kıvırcık saçlı çocuk da iki tane.
Yani toplam dört kişi var şuanda karşımda.
Ama ikisi daha renksiz ve saydam.
Diğer ikisi ise sandalyede ölü gibi hareketsiz duruyor.
Kırmızı pelerinlilerden renksiz olan konuşmaya başlıyor ardından.
Çaylikus sana anlatmak istediğim şudur ki;
sen bir tane değilsin. ( o sırada yan sandalyelerde oturan ikiliyi işaret ediyor.)
Kimse bir değil.
Karmaşalar yaşamanın sebebi budur.
İkisin sen.
Ama bir içinde iki.
Yani biz 1+1=Büyük Bir'iz.
Bu formülü aklından çıkarma.
Şimdi yapman gereken bunları sende buluşturup uyumlu olmalarını sağlamak.
Uyumlu olur, çatışmazlarsa her şey yolunda demektir.
Karışıklık olmaz.
Ama ikisi de bildiğini okumak ister ve anlaşamazlarsa vay haline.
İşte durum bundan ibaret.
Zil çalıyor o sırada.
Zilin sesiyle ben de kendime geldim ama hala masanın altında sessiz bir şekilde oturuyorum.
Buarada Çarlikus ve Peripus tekrar iki oldular.
Ve amfiden çıktılar.
Kırmızı pelerini andıran bir elbise giymiş olan gözlüklü adam uçuyor sanki, tahtanın bir ucundan diğer ucuna giderken.
Ayakları gözükmüyor.
Elindeki cetveli arada tahtadaki formülü göstermek için kullanıyor.
20'li yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim sarışın, kıvırcık saçlı çocuk ise bir sandalyeye oturmuş elleri yana sallanır şekilde, adının Peripus olduğunu sonradan öğrendiğim kırmızı pelerinliyi dinliyor ağzı açık bir şekilde.
Ben de istemeden kulak misafiri oluyorum konuşulanlara.
Tamam yalan söyledim.
Çok merak ediyorum neler konuştuklarını.
Konuşulanları duyabilmek için anfinin en arkasında can çekişiyorum.
Arada duyabildiğim bir kaç kelimeyi yıldızlı not defterime yazıyorum.
Neden? diye sorarsanız.
Bilmiyorum.
İçimden bir ses anlatılanların çok önemli olduğunu söylüyor.
Ondandır ki kendimden geçmişcesine not alıyorum.
Sonra bir ara kafamı notlardan kaldırıp onlara doğru bakıyorum.
Ve donup kalıyorum.
Karşımda bir ayna olsa şuanda bakabileceğim,
büyük ihtimal şok halindeki beni gördüğümde korkacaktım.
Kıpırdayamıyorum.
Gözlerim gördüklerine, kulaklarım ise duyduklarına inanamıyor.
Neyse bütün bunlar 20 saniye içinde olup bitiyor.
İyi ki de böyle oluyor.
Gördüğüm manzarayı anlatmak istiyorum size.
Biraz önce bahsettiğim kırmızı pelerinli adam iki tane olmuş.
Sarışın kıvırcık saçlı çocuk da iki tane.
Yani toplam dört kişi var şuanda karşımda.
Ama ikisi daha renksiz ve saydam.
Diğer ikisi ise sandalyede ölü gibi hareketsiz duruyor.
Kırmızı pelerinlilerden renksiz olan konuşmaya başlıyor ardından.
Çaylikus sana anlatmak istediğim şudur ki;
sen bir tane değilsin. ( o sırada yan sandalyelerde oturan ikiliyi işaret ediyor.)
Kimse bir değil.
Karmaşalar yaşamanın sebebi budur.
İkisin sen.
Ama bir içinde iki.
Yani biz 1+1=Büyük Bir'iz.
Bu formülü aklından çıkarma.
Şimdi yapman gereken bunları sende buluşturup uyumlu olmalarını sağlamak.
Uyumlu olur, çatışmazlarsa her şey yolunda demektir.
Karışıklık olmaz.
Ama ikisi de bildiğini okumak ister ve anlaşamazlarsa vay haline.
İşte durum bundan ibaret.
Zil çalıyor o sırada.
Zilin sesiyle ben de kendime geldim ama hala masanın altında sessiz bir şekilde oturuyorum.
Buarada Çarlikus ve Peripus tekrar iki oldular.
Ve amfiden çıktılar.
5 Ocak 2009 Pazartesi
Kont Basva
Dev dünya haritasının karşısına geçti.
Gittiği son ülkeyi de işaretledi.
Ruhu gibi rengarenkti haritası da.
Telefonu eline aldı.
Gitme vakti gelmişti yine.
Gittiği hiçbir yerde bir haftadan fazla kalmazdı haksızlık olmasın diye o ülkeye.
Ait olma ve sahip olma duygusunu öldürmeyi öğrenmişti.
Zaten ilk ders bu değil miydi?
Hiçbir şey senin değil sen de kimsenin değilsin.
Bu cümle ilk çınladığında kulağında İngiltere'de Kont Basva'nın yanında çalışıyordu.
Kont Basva astronomiyle yakından ilgili olduğu için Bashiva'ya yaptığı her çalışmada destek oluyordu.
1824 yılının en soğuk günlerini yaşıyorlardı o sıralar.
Basva 250. yaşını kutlamak için Babilague Şatosunda görkemli bir balo vermeye karar vermişti.
Ama mutlu değildi.
Yıllar ilerledikçe sabırsızlığı ve siniri daha da artıyordu.
Kan bile artık onu mutlu etmiyordu.
Hatta tiksindiriyordu bu zavallı ölümlülerin kanı onu.
Bu zayıf yaratıkların kanından başka bir şey olsa onu tercih edebileceğine yemin ederdi.
Nasıl olur da her şeye sahip olduğunu ve onu sonuna kadar kendisininmiş gibi sömürebileceğini sanan bu zavallıların kanlarına muhtaç olabilirdi.
Bu haksızlıktı.
O gitmek istiyordu onlar ise sonsuza kadar kalmak istiyorlardı komik bir şekilde.
Gidebilmek için dünyanın sonunun gelmesini beklemekten başka şansı yoktu.
Bu nedenle astronomi adına yapılabilecek en küçük bir gelişme için bile gözünü kırpmadan bütün servetini harcayabilirdi.
Onlar çok şanslı Bashiva bunu nasıl anlamazlar? demişti gezegenlerin dizilişi hakkında yaptıkları bir tartışma sırasında.
Zamanı gelince gidecekler.
Biz ise hep burdayız.
145 yıl geçmişti bu sözlerin üzerinden.
Eski günleri hatırlamak hüzünlendirmişti onu.
Bir bilet aldı ve kaldığı yerden devam etti yolculuğuna.
Gittiği son ülkeyi de işaretledi.
Ruhu gibi rengarenkti haritası da.
Telefonu eline aldı.
Gitme vakti gelmişti yine.
Gittiği hiçbir yerde bir haftadan fazla kalmazdı haksızlık olmasın diye o ülkeye.
Ait olma ve sahip olma duygusunu öldürmeyi öğrenmişti.
Zaten ilk ders bu değil miydi?
Hiçbir şey senin değil sen de kimsenin değilsin.
Bu cümle ilk çınladığında kulağında İngiltere'de Kont Basva'nın yanında çalışıyordu.
Kont Basva astronomiyle yakından ilgili olduğu için Bashiva'ya yaptığı her çalışmada destek oluyordu.
1824 yılının en soğuk günlerini yaşıyorlardı o sıralar.
Basva 250. yaşını kutlamak için Babilague Şatosunda görkemli bir balo vermeye karar vermişti.
Ama mutlu değildi.
Yıllar ilerledikçe sabırsızlığı ve siniri daha da artıyordu.
Kan bile artık onu mutlu etmiyordu.
Hatta tiksindiriyordu bu zavallı ölümlülerin kanı onu.
Bu zayıf yaratıkların kanından başka bir şey olsa onu tercih edebileceğine yemin ederdi.
Nasıl olur da her şeye sahip olduğunu ve onu sonuna kadar kendisininmiş gibi sömürebileceğini sanan bu zavallıların kanlarına muhtaç olabilirdi.
Bu haksızlıktı.
O gitmek istiyordu onlar ise sonsuza kadar kalmak istiyorlardı komik bir şekilde.
Gidebilmek için dünyanın sonunun gelmesini beklemekten başka şansı yoktu.
Bu nedenle astronomi adına yapılabilecek en küçük bir gelişme için bile gözünü kırpmadan bütün servetini harcayabilirdi.
Onlar çok şanslı Bashiva bunu nasıl anlamazlar? demişti gezegenlerin dizilişi hakkında yaptıkları bir tartışma sırasında.
Zamanı gelince gidecekler.
Biz ise hep burdayız.
145 yıl geçmişti bu sözlerin üzerinden.
Eski günleri hatırlamak hüzünlendirmişti onu.
Bir bilet aldı ve kaldığı yerden devam etti yolculuğuna.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)