28 Şubat 2012 Salı

Yuvarlanan

Yuvarlanan beyaz taşların arkasından koşuyordu.
Tepeden aşağı inen taşlar.
Arkalarından koşan Anton.
Zıplayan,kırılan,parçalanan taşlar.
İçi parçalanan Anton.
Nasıl da dikkatsizdi onları taşırken.
Gözlerinden akan yaşlar.
Tepeden aşağı akan.
Taşlarla beraber gözlerinden...
Sonunda durdular.
Tepe durduğunda.
Yaşları da durdu.
Saydı hemen 12 buçuk beyazlık kalmıştı geriye.
Hepsini cebine doldurdu.
Geriye kalanları.
Ayağı kalktığında Mitsuka oradaydı.
Saçlarını okşadı.
Ona 7 tane daha beyaz taş verdi.
Yine de tam değildi.
19 buçuk 20 olamazdı ki.

23 Aralık 2010 Perşembe

Henry

"Buldum." diye bağırdı Henry.
Hep böyle bağırır bir şeyler bulduğunda.
Daha doğrusu bulduğunu sandığında.
Yani şimdiye kadar elle tutulur bir şey bulduğunu gören olmadı.
Henry kim mi?
Henry, İsveçli bir bilimadamı.
Sapsarı saçları ve bıyıkları var.
Daha doğrusu sigaradan sararmış bıyıkları var.
Günde 2 saat uyur.
Günün 22 saatini evinin bodrumundaki laboratuarında geçirir.
Geri kalan 2 saatini de çatı katındaki odasında.
O gün "Buldum." diyerek odasından fırladı.
Ve mutfağa doğru koşmaya başladı.
Ben de o sırada en sevdiği tatlıyı hazırlıyordum.
"Ne oldu, yine ne buldun?" dedim.
"Seni buldum." dedi.
Gülmeye başladım.
"Buna sevindim." dedim.
Aniden masadan bir bıçak aldı ve parmağına batırdı hafifçe.
Bir damla kan aktı tabağa.
Sonra tabağı lambadan gelen ışığa doğru tuttu.
"İşte bak. Teorikte bu sensin." dedi.
"Nasıl?"dedim.
"Atom hızlı olandan daha hızlıdır.
Ama rakamsal olarak değil.
Düşünsel olarak.
Işık ne kadar dese de en hızlı olan benim diye.
Daha yola koyulmadan yapışır üzerine havadakiler.
Yani atom o kadar düşkündür ki parlayana,
son nefesine kadar ona kenetlenir.
O gün geldiğinde, ayrılık günü,
ışık aynı hızla yoluna devam eder.
Gözünde belli belirsiz bir kaç damla yaşla.
Anladın mı Lorenz?" dedi Henry anlattıkları bittiğinde.
Hiçbir şey anlamadım dediklerinden.
Ama "Anladım." dedim.
"Aferin Lorenz." dedi.
Şarkı söyleyerek laboratuarına indi.

7 Aralık 2010 Salı

Bölünme

İlk savaşım bu.
Akimatoyla.
Sanki hep savaşmışım.
Elimde bir samuray kılıcı.
Üzerinde anlamını bilmediğim işaretler.
Onun elinde de bir kılıç var.
Kılıcı selamladım sonra da akimatoyu.
Bir gong sesi duydum ardından.
Ve kılıç hareket etmeye başladı.
Yoksa hareket eden ben miydim?
Dövüşüyordum Akimatoyla.
İşte her şey böyle başladı.
Bir kılıç darbesiyle.
Ve bölündük.
Nasıl bölündük?
İçimizde biz 3'e.
Niye bölündük biz 3'e.
Hazır değilsin sen dedi Akimato.
Beni kılıcıyla 3 eşit parçaya böldüğünde.
Savaş yeni başladı dedi.
Amacın birleşmek.
3 parça halinde ben bir ölüyüm dedim.
Güldü.
Asıl şimdi yaşamaya başladın dedi.
Diğer 2 parçamı alıp yanından uzaklaştım.
Parçalardan biri masada duran elmayı yemeye başladı.
Diğeri gözlerini gökyüzüne dikti.
Çocuklar dedim evimde güzel yemekler ve süper bir gökyüzü var.
Elimi sıkıca tuttular.
Eve doğru yola koyulduk.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Deja Vu

1 metre.
15 metre.
Hatta daha fazla.
Burnu artık çok hassastı.
Genzini yakanı duymakta zorlanmıyordu artık.
Sabah 5 sularıydı.
Duyduğunda.
Biri kapıya vuruyordu.
Ama durmadan.
Gitgide artıyordu şiddeti sesin,
kokunun.
Birbirlerine bakıyorlardı korkuyla.
Göz bu resmi görmüştü daha önce.
Daha önce yapmıştım dedi eller bu resmi.
Bu koku çok tanıdık dedi bir diğeri.
Aralarında sessizce konuştular uzun bir süre.
Sonra sustular.
Ses de sustu.

1 Ekim 2010 Cuma

Susma!

Benzeyemem ben sana.
Kimseye.
Sen de benzeyemezsin bana.
Kimseye.
Nedendir benzetmeye çalışman.
Ben, sen olursam,
Ölürüm.
Sen, ben olursan,
Ölürsün.
Nefes alamazsın.
Susarsın.
Sen susarsan, dünya susar.

11 Haziran 2010 Cuma

Yazmak

Farketti sonunda.
Kelimelerin beyazın üzerindeki güzelliğini.
Sakin sakin parmaklarından akışını.
Yürüyordu kelimeler huzur içinde.
Zihni sakindi.
Kanı izlediği yolda huzurluydu.
Ortaya çıkan tamdı.
Tam olarak oydu.
Gülümsüyordu.
Gördükleri onu ifade ediyordu.
Yazmak buydu.
Yazmak oydu.
Bulmuştu sonunda mutluluğu.
Mutluluk oydu.
Yazmak mutluluktu.

13 Mayıs 2010 Perşembe

Sıra

Luna saymaya başladı.
1-2-3-4-5-6-7'ye geldiğinde durdu.
Ve hipnotize olmuş gibi bir noktaya bakmaya başladı.
Yedi.
Yedi.
Yedi.
Durmadan tekrarlıyordu bu sayıyı.
8 sigarasını yakıp, sırasının gelmesini bekliyordu.
8 bu işlerden anlar.
Dünyaya 502 defa gelmiş.
502 defa büyümüş.
Düşün ki ne kadar üşümüş.
O nedenle Luna'ya kızmamış.
8 zaten kızmayı bilmezmiş.
Bir cafeye gidip kahve istemiş.
Türk kahvesi.
Orta şekerli.
Elinde "Sahilde Kafka".
Yanında dokuz ve on.
Değmeyin keyiflerine.
O sırada Luna telefon etmiş.
8 açmış telefonu.
Luna hala " 7 " diyormuş.
" 7 ile 8'i çarpınca konuşalım." demiş 8.
Ve telefonu kapamış.
"Nerede kalmıştık?" demiş 9 ve 10'a.
Site Meter